'F Tipi eskisinden daha beter'

 

''Eskiden ceza aldığında hücreye konulurdu şimdi ise bütün sistem hücre sistemi oldu. Ama şunu da söylemem gerekir ki biz o dönemde çok şanslıymışız. Filmin çekim aşamasında bunu hissettim.'' F Tipi Film'in yönetmenlerinden Hüseyin Karabey anlattı...

Hüseyin Karabey; Kürt asıllı bir işçi ailesinin çocuğu. ‘Gitmek’, ‘Unutma Beni İstanbul’, ‘Boran’ gibi bol ödüllü filmlerin yönetmeni ve ‘F Tipi’ filminin dokuz yönetmeninden ilki.

Film Arası dergisine konuşan Hüseyin Karabey, ‘F Tipi Film’i anlattı:

 

''Hâlbuki F tipleri on yıl öncesinden daha iyi bir durumda değil hala çok korkunç, çok ciddi bir mücadeleler veriliyor; hele ki 2000 yılındaki operasyondan sonra daha ürkütücü bir hal aldı. O yüzden en başından, oluşum aşamasından beri projeyi biliyordum ve elimden gelen katkıyı da sundum. Bizim yaptığımız çok yönetmenli filmler ticari filmler değiller. hep beraber para kazanalım filmleri değil. Bu filmler de inandığımız projeler de yer alıyoruz; o anlamda bir benzerliği var. Ama bu sefer bir tane filmden sorumluydum; o yüzden nispeten benim için daha kolay oldu.

'AB STANDARDI DEMEK MÜKEMMEL İŞKENCE DEMEK' 


Avrupa da ki o uygulamaları görmeye gittim ve beş ülke de araştırma yaptım. Gördüğüm şeyler korkunçtu; tabi ki Avrupa standartları dedikleri şey orada da işkencenin mükemmelleştirilmesiydi. Hiç insan eli değmeden tutuklulara işkence yapıla bilmesiydi ve bunlar 1800’lü yıllar da bilim adamları tarafından geliştirilmiş yöntemlerdi. Biz o filmi Türkiye de F tipleri gelmesin diye yaptık. Ama ne yazık ki bizim filmimiz daha bitmeden 19 Aralık (Hayata Dönüş) operasyonu oldu ve onlarca insan öldü. Bizler de o film de anlattığımız karakterlere döndük ne yazık ki ve hala Türkiye de ağır bir tecrit uygulanıyor.

'ŞİMDİ HÜCREDE YATSAM KORKAK OLUP ÇIKARIM' 


Özünde tecrit her koşulda tecrit. Yani ben cezaevinde yattığımda 20 gün hücrede kalmıştım. Çünkü ben ceza almıştım. Eskiden ceza aldığında hücreye konulurdu şimdi ise bütün sistem hücre sistemi oldu. Ama şunu da söylemem gerekir ki biz o dönemde çok şanslıymışız. Filmin çekim aşamasında bunu hissettim. Ben dedim bu koşullar altında kalsaydım ne olurdu acaba? Benim cezaevi sürecine yönelik anılarım bu kadar yalnızlığı içermiyordu. Evet; işkence vardı, kötü muamele vardı ama biz birbirimize destek olabildiğimiz için o dönem benim ondan sonraki hayatıma yön veren dönem oldu. Ama şimdi girsem belki de çıktığımda böcek gibi dolaşan her şeyden korkan birisine dönüşürüm. Toplum adınaysa onlara karşı utancım var. Gerçekten çok korkunç koşullar.

'ÜÇBEŞ SOLCU PROPAGANDA YAPMIŞ DİYEMEYECEKLER' 
Bu çağda artık onların hayal ettiği düzeyde bir sansürün gerçekleşmesi mümkün değil. Ben bunu hepimizin katkısı ile yıkabileceğimize inanıyorum. Ve bu filmdeki hikâyeleri seyredince kendi propagandalarını da yapamayacaklar; üç beş tane solcu cezaevi propagandası yapmış diyemeyecekler. Çünkü filmler çok güçlü ve aslında herkesi ilgilendiren filmler. Bizde biliyoruz bu gün ceza evlerini; hatta o cezaevlerini hayata geçiren generaller de içeride. Bence onların aileleri de KCK davasından tutukluların aileleri de aynı derecede ilgili bu filmle. Aynı zaman da adli mahkûmları da ilgilendiren bir film. Biz kendi düşmanımızın bile o tür bir yerde tutulmasını istemeyiz; bu insanlığa aykırı bir ceza şeklidir.

'KÜRT’SEN EN FAZLA ARABESKÇİ OLURSAN DEDİLER' 


Biz seksen sonrası kuşağız bize dayatılan şuydu. Kürt isen, işçi sınıfındansan yırtmak için en fazla arabeskçi olursun; Küçük Emrah, Mahsun, İbo falan hep sana bu tip rol modeller verilirdi. Biz ise bizlere unutturulmaya çalışılan Yılmaz Güney’i rol model olarak aldık. Yılmaz Güney'in varlığı onca unutturma çabasına rağmen bizim gibi insanlara rol model olarak o yapmış bak biz de yapabiliriz duygusunu yaşatıyordu. Mesela ben röportajlarımda özellikle Kürt ve işçi sınıfından geldiğimi söylüyorum; bunun sebebi ise orada bunu okuyan bir çocuk Hüseyin başarmışsa ben de yapabilirim, benim de denemem lazım desin diye.''