Film Eleştirileri

  • 1
  • 2
  • 3
Prev Next

TATLI BELA

10-01-2014 Hits:1653 Selma Cavuldak Administrator - avatar Administrator

TATLI BELA

Selma Cavuldak- Sinema Dicle Yeni filmimiz 2000 yapımı,erin brockoviç in gerçek yaşamından beyaz perdeye aktarılmış başarılı ve azimli sıcak öyküsüyle izlenmeye değer bir film. Başrol oyuncumuz güzeliği ve çektiği filmlerde kadın konulu...

Read more

Başkanın Adamları: Başkanın Köpekleri!

19-11-2013 Hits:4063 Ardin Diren Administrator - avatar Administrator

Başkanın Adamları: Başkanın Köpekleri!

“Yalan söyleyin. Mutlaka inanan çıkar. Yeterince sık söylenen yalan, sonunda gerçek hale gelir.”(Hitler'in propaganda bakanı Goebbels)ARDÎN DÎREN- Sinema DicleBasın ve medyanın tarihsel süreç içinde her ülkede, bulunan koşullara göre farklı şekillendiği...

Read more

Masalsı bir öykü: Jîn

09-11-2013 Hits:3097 Sadık Bağadur Administrator - avatar Administrator

Masalsı bir öykü: Jîn

Sadık Bağadur- Sinema Dicle Türkiye’de ve Kürdistan’da çekilen politik filmlerin olumlu ve olumsuz tepki toplayan bir çok örneği olduğu şüphesiz. Ama İzlediğimiz bu tarz filmlerde, senaristin hayal dünyası ve yönetmenin çekim...

Read more

RÛMETA MİROVAHİYÊ WÊ ÎŞKENCÊ TÊK BİBE!

07-11-2013 Hits:1692 Ardin Diren Administrator - avatar Administrator

RÛMETA MİROVAHİYÊ WÊ ÎŞKENCÊ TÊK BİBE!

ARDÎN DÎREN- Sinema Dicleey pakrewaney xwîn-şêrînê biqasî tehma dirrîreşkaney di şerran de cirrnexweşê biqaskurîbeşkante çermê xwe rakişandiye ji dêvla meşkante xwîna xwe kil kiriye bi ser xistiye rûnê azadiyan(Rênas Jiyan)Siwarê...

Read more

JÎN: Li Mêrsîn'ê çîrokek Qendîl'ê!!

05-11-2013 Hits:1594 Ardin Diren Administrator - avatar Administrator

JÎN: Li Mêrsîn'ê çîrokek Qendîl'ê!!

ARDÎN DÎREN-Sinema DicleBêguman jiyana gerila û gerîlatiyê ji gelek mirovan re tiştek bi efsûn û têr meraq e. Çiya û jiyana çiya ji zafek mirovan re bu ye kul û...

Read more

MOEBÎUS: QÎRKİRİNEK Lİ SER ZAYENDİYÊ

20-10-2013 Hits:1588 Ardin Diren Administrator - avatar Administrator

MOEBÎUS: QÎRKİRİNEK Lİ SER ZAYENDİYÊ

ARDÎN DÎREN-Sinema Dicle                                       " Zîhn, weke çiyayekî ji bûzê ye. Tenê ji hefta...

Read more

SABIR TAŞI

20-10-2013 Hits:1935 Selma Cavuldak Administrator - avatar Administrator

SABIR TAŞI

Selma Cavuldak-Sinema Dicle    Yeni filmimiz Afganistan sinemalarından,2012 yapımı film Atiq Rahimi nın romanından uyarlanmıştır.Kitap 2005 te kocası tarafından öldürülen ,25 yaşındaki Afgan şair Nadya Encüman anısına yazılmıştır.Başrol oyuncumuz güzelliğiyle...

Read more

3 İDOİT

10-05-2013 Hits:3509 Selma Cavuldak Administrator - avatar Administrator

3 İDOİT

  Selma Cavuldak - Sinema Dicle   Yeni filmimiz 2009 Hint sinemalarından,yönetmenliğini Rajkumar Hirani nin yaptığı,başrol oyuncusu Amharr Khanin klasikleri arasına giren en iyi gişe yapmış hit filmidir.  Filmimiz mühendislik okuyan üç arkadaşın...

Read more

Özgür olmalı ruhun, tıpkı bedenin gibi

13-04-2013 Hits:2989 Non Serviam Administrator - avatar Administrator

Özgür olmalı ruhun, tıpkı bedenin gibi

  Non Serviam-Sinema Dicle Sıcak bir çayı yudumlarken, düşünüp gitmek, sessizce duran yüzünün derinliklerine… Yaralar alarak, yudumlak çayı….   Birazda sen ağla , diye haykırıyor  şimdilerde bir adam ,taa derinlerden…. Yüzüm baharlara kuş  … Hüznüm ise  dağlara...

Read more

Midnight in Paris

 

Özgür Amed - SİNEMA DİCLE

Sinemanın aykırı isimlerinden Woody Allen, ele aldığı konuları, duyguları reel hayatın çizgilerine çekip ayar vermeye çalışması ile “dışardan” en çok Mezopotamya sinemasının İran dalına yaklaştığını düşündüğüm şahısların başında geliyor. En temel başarısı diyaloglarda gizli. Orada karşınıza bir Majid Majidi olup çıkar.

Allen’in filmleri birbirinden çok kopuk değildir. Vazgeçemediği temel konu ve anlatı biçimleri var. Örneğin bir ilişkiyi illa ki kurcalar. Mizah illa ki olacaktır. Yine kayıp-kazanan tartısı hep önümüzdedir. Davranışsal öğelerin bilinçaltı şifreleri bolca serpişir filmlerine.

Aşağı kültürden bir portre sıkışır kadraja. Genelde kendi üzerinden betimlediği bir “loser” olmazsa olmazdır son kertede. Kadına bakışı değişkendir.

 

Londra, Barselona ve Paris

 

Son filmlerin de kentlere el attı. Match Point’te Londra vardı karşımızda. Ölümcül aşkın sarmaş dolaş halinde akıcı bir hikâyeyi tenis topuna bağlayıp bize hediye etmişti. Popüler kadrosu ile Vicky Cristina Barcelona pek çok yarışmayı dolaşıp ödülleri topladı. Bu film de Barselona’ya ithaf niteliğindeydi. Bir erkek iki güzel kadın, şaraplar, mimari ve romantik Barselona. Cazibe merkezi olabilecek pek çok öğe yan yana getirilmişti.

Allen bu filminde ise çokça sevdiği Paris’indedir.

Canımı sıkan bir noktayı da en başta ifade edeyim. Filmde Fransa başbakan Sarkozy’nın eşi medyatik isim Carla Bruni var. Olabilir, lafım buna değil. Asıl mesele, devlet ve en üst mercilerin de bu filme olan yadsınamaz katkısı. Kanımca Paris milyon dolarlar verse böyle bir reklâm şansı bulamazdı. Çünkü açılışı Paris kokan turistik turla başlayan filmimiz, devam ettiği süre içinde de kesinkes bir övgü odağı olmaktan kurtulamıyor.

Paris sadece güzel bir şehir değildir. Paris aynı zamanda bir “altın çağ” merkezidir. Paris bir kültürdür ve aşk, sanat, edebiyat, ilişki vs. her şey burada bambaşkadır deniliyor.

Bu durum tamamen kişisel bir mesele gibi duruyor. Çünkü film Allen’ın Paris algısından ibaret. Başrolde Gil karakteri ile izlediğimiz Owen Wilson, esasında Woody Allen’den başkası değil. Kendisinin entelektüel kurgusu yine çokça eleştirilen egosu ile birleşip Paris’te bir geceye denk gelmiş. Muhteşem bir reklâma dönüşmüş…

 

Hayatın Gölgesi

 

Pairs’te Bir Gece(Midnight in Paris), her şeyden önce bir “özlem” filmi. Edip Cansever’in deyimini anlatan bir özlem bu: “Ey geçmiş! Silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın. Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de. Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! Bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine”

2000’li yıllardan 1920 Paris’ine gidip gelen Allen sadece aşk ve başarı istiyor. İstemlerini dile getirirken elbet eleştirilerini de es geçmemiş. Geçmiş için ifade edilen en güzel tanımlardan biri “Hayatın gölgesi” olduğudur. Asıl olayların hepsinin gece’lerde geçiyor olması da “gölge”ye atıf niteliğinde. Geçmişin gölgesinde huzur bulan Gil, reel hayatından da kopuyor haliyle. Çünkü aradığı şey bu zaten. Var olan zaman diliminden kopmak, başka bir bahara karışmak. Onu sıkan etrafta ki silik ilişkilerden, onu sıkan ve sadece para kazanmak için olması gerektiğinden, içinde geçtiği gibi yazmamaktan yakınarak yazdığı Hollywood senaryolarından uzaklaşmak. (Burada güncel filmlere gönderme var. Çünkü hepsinin sadece para eksenli olduğu, görsel bir kandırmacaya işaret ettiği veriliyor.) Bunu filmin ilk sahnesinde, açılışında anlıyoruz. Gil nişanlısına konuşuyor: “Bu... Bu inanılmaz! Şuna bir bak. Dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok. Hiç olmadı. Bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene. Bu şehri 1920'lerde hayal etsene,1920'lerde Paris... Yağmurda, sanatçılar ve yazarlar.”

 

Altın Çağ

 

Özlemi alt tematiğinde besleyen senaryo, asıl zevkini 1920’nın Paris’inde sunuyor. Kahramanımız Gil, gece bindiği esrarengiz araba ile geçmişe yolculuk yapıyor. Bu yolculuk filmin “eleştiri” pastasını da içeriyor. Gil tam olarak o düşlediği zamanın içine damlıyor modern hali ile. Sevdiği yazarlar, mekânlar, şahıslar hepsi var. Her gece biri ile beraber.

Kim bunlar? Filmde bize eşlik eden ünlü simaların başlıcaları şöyle: Ernest Hemingway, Pablo Picasso, T.S.Eliot, Juan Belmonte, Djuna Barnes, Man Ray, Henri Matisse, Zelda ve Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Salvador Dali, Cole Porter, Paul Gauguin, Edgar Degas ve aklıma gelmeyen başka başka sanat icracıları… Ünlü isimler…

 

Peki, bu kadar ismi bir arada görmek nasıl bir duygu? Şahsen güzel bir deneyimdi. Lakin tüm isimleri tanımayıp ve her biri hakkında yeterli fikre sahip olmayınca bazı diyaloglar boş boş akıyor ekranda. 20.yy sanat akımlarını ve şahıslarını bilenlerin filmi ayrıca çok sevecekleri bir gerçek. Fakat bu isimlerin bize verdiği ve ara geçiş görüntüleri ile sunduğu bir güzellikte günümüze getirilen eleştirilerdir. Bunu ilk olarak filmde çokça gördüğümüz ve “Her erkek ölümden korkar. Bu hepimizi tüketen doğal bir korkudur. Ölümden korkarız, çünkü ya yeterince ya da hiç sevmediğimizi hissederiz ki sonuçta bu ikisi kesinlikle aynı şeylerdir” diyen Hemingway üzerinden görmek mümkün. Erkek-Kadın sorunsalına getirilen eleştiri de, günümüz ilişki tarzının değiştiğidir. Belki de yeterince cesaretli olmadığıdır. Yönetmen de bu edebiyatçı üzerinden “Sevişiyoruz ama cesaretli bir sevişme değil” tezine destek sunuyor. Gil ilk gece Hewingway’ın yanından ayrıldıktan sonra, bir şey sormayı unuttuğunu fark edip geri geldiğinde bir beyaz eşya dükkânı ile karşılaşır. O eski sohbetlerin olduğu, içinde sanatın konuşulduğu, nice şahısların geçtiği yer artık bir beyaz eşya yığınıdır. Yani teknolojinin evirdiği “modern hal”in acınası görüntüsüdür. Teknoloji değişti, gelişti ve değiştirdi. Sadece meta üzerinden değil, insan ve onun sosyal dokusuna da çokça dokundu diyor film. Çünkü artık entelektüel sohbet yok. O altın çağ yok. Bilgi sahibi olanların bunu bir masada tartışması değil de, caka satmak için kullandığı gerçeğini “ukala” tip Paul ve filmin sonuna doğru bir cafede tek başına yalnız oturan mütevazi Bay Lautrec’ın kıyası üzerinden de bir okuma şansına erişebiliyoruz.

 

Aşk ve Masal

 

Ve elbette aşk. Gil 20.yy’da bir kadına da aşık oluyor. Bir yürüyüş ve yağmurdan alınabilecek tüm hazları alıyor. Masal dünyasındaki bir kadına aşık olurken nişanlısından da o derece kopuk bir kulvara giriyor. İletişim sorunu doğuyor. Bir denge unsuru olarak anne karakteri de America Dream hayali ile yaşayan ve tamamen popüler kültür etkisi altında, modern yaşamın ayrıcalıklarından nemalanan bir seyir izleyip damat adayını dükkândan dükkâna ve yüksek fiyatlı eşyalardan bir diğerine sürüklüyor. Tüketim hırsının bir emaresi olan anne, Gil’in aradığı maneviyata ve hislere uzak biri. Etraf ve maddiyatı tüketirken Gil’i de tüketiyor farkında olmadan. Tüm bunlar birleşince Gil’in yeniden aşık olma halleri bize başka bir tartışma sunuyor. Sanal, hayali olan aşka bu kadar bağlılık neden?

 

Belki de günümüzde çokça tartışılan bir meseleye de dolaylı gönderimde bulunuyor Allen. Neticede tamamen hayal olduğunu bildiği bir diyarda ısrarla aşık olma istemi ve oraya bağlanması düşündürücüdür. Tabi sonu itibari ile reel’e dönüşün yol olduğunu bize iddia etsede, bu yeni durumda ne kadar mutlu olacağını bilemiyoruz. Filmin de derdi değil zaten orası… Lakin dert diyebileceğim bi durum varsa, o da modern masal eleştirisi. Gece 12’de araba bal kabağına dönüşüyordu, bize böyle öğretildi. Allen’in masalında ise gece çanlar çalınca yeni başlıyor hayat ve film… Bu film tadında ve eğlenceli, romantik bir Paris güncesi. Woody Allen menüye de bol bol sanat, yazar, entelektüel hava eklemiş. Kendine güvenen seyretsin demiş.

İyi seyirler