MIN DiT

Ülkemden çok uzakta , gecesine yabancı olduğum bir şehirde, filmi izleme fırsatını bulmuştum. Filmi izlettirecek arkadaşın o geceki sürpriziydi : Min Dît

Filmi izleyenler arasında sadece Kürtçe’yi bilen bendim. Ama arkadaşlarım anlamadıkları bu dilden izlediler filmi, hemde soluksuz…

Filmin ilk 15 dakikası oldukça durağan geçmişti… Ta ki ölüm pusu kurana , katiller sahneye çıkana kadar. Kahpe bir pusu kurulmuş. Bir pusu ki yürekleri dağlayan. Baba, anne ve üç çocuk düğünden dönerken. Jitem (varlığını Kürtlerin çok iyi bildiği ve ölümlerle belgeledikleri ama devletin her defasında inkar ettiği) elemanları bir pusu kuruyorlar. Güvenlik (!) kontrolü için bu ailenin aracı durduruluyor. Araçtan indirilen baba infaz ediliyor ve sonrasında anne çocukların gözleri önünde cansız bir bedenle yere yığılıyor. İnsaflı davranan yönetmen çocukları öldürtmemiş bu katil sürüsüne. O katiller de asla yabancı değiller çocuk öldürmeye.

Kan emici düzenin kana doymayan katilleri yine başrolde ve yine sahnede bildik rolleriyle. Bazen Cizre’de, bazen Hakkari’de, bazen Kızıltepe’de, bazen de yürekleri kanatacak, yeryüzünün herhangi bir yerinde. Sahne aynı, katil aynı… Değişen sadece kurbanlar. Değişmeyen sadece ölümdü geride.

Bu sahneden sonra başlıyordu film. Baba ve annenin ölümünden sonra çocukların yaşamına yöneltiyor kamerasını yönetmen. Öldürülen babanın bir arkadaşı, çocukları korumak ve sahiplenmek istiyor.  Bir başına, yaşam denizinin dalgalarına maruz kalan bu çocuklara uzatılan tek ele de izin vermiyor bu çürümüş sistemin zebanileri. Çocuklar onu beklerken o, işkencelerden geçiriliyor.

Bir başlarına kalan bu çocukların sesini başka da duyan olmuyor zaten. Onlar annelerinin kendilerine bıraktığı sese sığınıyorlar belirli bir süre. Anne, çocukları için seçtiği masalları teyp kasetine kaydetmiş ve bunları dinletirdi her gece onlara. Çocukları uyusun, dünyaları renklensin, hayata daha iyi baksınlar ve büyüsünler diye. Annelerinden miras kalan bu teyp kasetlerini sürekli dinleyen çocuklar, annelerini ve babalarını özlemeye başlar. Özlemek denilen o yakıcı istek ağlatır, yakar ve burkar yüreklerini çocukların. Ama en küçüklerinden bebek olan için ses yetmiyor. O, annesinin kucağını, sütünü, sıcaklığını istiyor. Lakin o güzelim bebek daha fazla dayanamıyor bu ayrılığa ve annesinin kendisini çağıran sesine cevap verip, ruhu bedenini terk ederken gidiyor annesinin o şefkatli kucağına.

Üstüne üstlük çocukların paraları bitip evden de atıldıklarında, sokaklarda yaşayan kimsesiz çocuklar onlara kucak açar. Büyüklerin yapamadığını anlayacağınız çocuklar yapar. Büyüklerin (!)umursamadığı savaşı, çocuklar birbirlerine sahiplenerek umursamaya başlar, savaş denilen çirkin yüzlü sahneyi. Yönetmen sokakta ki diğer çocukların hikayesinden bahsetmiyor ama eminim ki o çocuklar da bu coğrafyadaki kirli,lanetli savaşın bir sonucu olarak bu istemedikleri, belki hiç yaşayacaklarını düşünmedikleri bu sürgün yaşama; yakılmış,talan edilmiş bir Kürt köyünden gelmişlerdi. Kim bilir, belki bugün belki de yarın bize bir çakmak, bir mendil uzatacak o kara gözlü esmer çocukların gözlerinde bu sürgün hayatı görebileceğiz? Tabi o gözlere bakacak kadar cesaretimiz varsa eğer.

Filmde bu acıların içinde yeni acılar yaşanırken, kameralar tekrardan katile yöneliyor. Mutlu bir aile tablosunun orta yerinde, mutlu bir baba rolü… Akşam eve gelip “aslan oğlunun” başını okşayan, az önce işlediği cinayetin zırhını kapı eşiğine bırakan, şefkatli,sevecen bir baba. Her tarafı zehirli, çürümüş sistemin tetikçiliğini yapan ve bunu yaparken de hiçbir şey hissetmeyecek kadar hislerinden arındırılmış bir katilin portresidir bizlere çirkin bir şekilde yansıyan ve bir sürü çocuğun saçını okşanmaktan yoksun bırakan. Oğlunun saçlarını  okşarken gururlanan ve mutlu olan katil bir baba, katil bir kahraman(!).

Bir süre sonra başroldeki küçük kızımız ise bir fahişeyle arkadaşlık kuruyor. Küçük kız, bedenini satan arkadaşı için topluma karşı zırh oluşturuyor. Fahişe de beynini, kimliğini, kişiliğini satan bir toplumun beden bekçilerinden korunmak için bu küçük kızı sürekli yanında tutuyor.

Ve Yüzleşme…

Sokakta beklerken küçük kız ile fahişe, YÜZLEŞİYORLAR onu ailesinden yoksun bırakan katille. Katil aldığı canlar yetmiyormuş gibi, devletin alınan canlar karşılığında verdiği mükafatlarla beden satın almak istemektedir ağzından salyalar akarak.

Küçük kız ailesini katleden JİTEM elemanının evine gider arkadaşıyla. Katil, içerde fahişe olan arkadaşının bedenini satın alırken o evi gezmeye çalışır meraklı gözlerle. Katilin oğlunun odasını gezer. Bir süre sonra kapı açılır ve küçük kız, kendinden geçmiş bir halde yatakta sırtı kendine dönük bir şekilde duran katile, gizlice aldığı kendi silahını doğrultur ağlamaklı gözlerle.

( Birden yanımda filmi izleyen, sesi soluğu çıkmayan arkadaşımın sesini duyuyorum;

-Ne olur onu vurma! Ne olur onun gibi olma diye…)

Ve sanki sesi duyar gibi oluyor küçük kız. Silahı doğrulttuğu katili öldürmüyor. Silahını ve panoda asılı bereli bir fotoğrafını alıp çıkar evden. Diğer sokak çocuklarıyla birlikte jitem elemanına bir tezgah hazırlıyorlar ve onu herkese deşifre ediyorlar. Katile yalnızlaştırıcı, elem verici bir son hazırlıyorlar.

Bu lanetli ruhların işgal ettiği, yıkıp yaktığı bu coğrafyadaki kirli savaşın sonucu olarak yerinden, yurdundan, düşlerinden edilen bu çocukların bilinmeze götürüldükleri bir yolun başlangıcında son buluyor film…

Belki,  o şehrin gecesinin yabancısıydım ama film çok tanıdık olduğum acıları yüzüme bir tokat gibi vururken ben ağlamaklıydım.

 

kaynak: Bijwen .  Yazar: Ken