Havada 'Barut' var, bu ne 'Duman'dır



Haluk Piyes'in yazıp yönettiği ve oynadığı 'Kanımdaki Barut', şiddetle örülmüş bir dünyada ayakta kalmak isterken aynı yöntemlere başvuran bir gencin hikâyesini anlatıyor. Film özellikle görsel açıdan etkili olmaya çalışıyor.

Malum, şiddet bu toprakların belki de en belirgin lisanı. Orta Asya, Ortadoğu, Anadolu derken, dünyanın o çok eski medeniyetlerinin filizlenip yeşerdiği ve sonunda tarih sahnesinden çekilip gittiği bu diyarlarda, çoğu kez çözümün tek bir ifade biçimi var: Kan dökmek... Genç oyuncu Haluk Piyes, kamera arkasına geçip yönetmenliğe soyunduğu ilk uzun metrajlı çalışması ‘Kanımdaki Barut’ta, ‘Şiddetin anatomisi’ne kendince bir yorum getirmenin peşine düşmüş. Film, ‘Ben doğarken ölmüşüm’le, ‘Ben zaten her acının tirkayisi olmuşum’ tadındaki karakterleriyle yoluna devam ederken Piyes de asıl olarak enerjisini görselliğe ve kurgusal oyunlara harcamış.

Asi bir ‘Mülteci’
Önce konu: Barut’un babası Bülent, eski bir tetikçidir ve vakti zamanında, gece kulübünden çıkarıp evlendiği annesini eski patronuyla yakalayınca öldürmüştür. 15 yıllık hapis hayatının ardından bir kahvede hayat gailesini sürdüren baba, büyük oğlu Duman’dan umudu kesmiştir ve bütün derdi, küçük oğlunun okuyup adam olmasıdır. Bu açıdan, Barut’un üniversiteyi kazandığı haberi, onun için büyük bir sevinç kaynağı olur. Oğlunun okul kimliğini alıp kendisine getireceği, onunda da bu kimliği kahve duvarına asacağı günün beklentisi içindedir artık. Barut ise, başka bir derdin peşindedir. Hayatlarını mahvettiğini düşündüğü patronu bulup intikam almak istemektedir. Bu uğurda da, kirli bir dünyanın içine girer. Şiddet artık onun da ayrılmaz bir parçasıdır.
Haluk Piyes, oyuncu olarak karşımıza geldiği son filmi, Reis Çelik imzalı ‘Mülteci’de Batı toplumunda kültürel olarak savrulan bir karakteri canlandırıyordu. ‘Kanımdaki Barut’un ana karakteri de, tıpkı ‘Mülteci’deki Şivan gibi; farklı ve derin sularda savrulup duruyor. Lakin Barut, Şivan’dan farklı olarak geri çekilme ve başkalaşma yerine, aynı lisanı konuşmayı, hâkim dil olan şiddete, şiddetle karşılık vermeyi deniyor. Üstelik, film bize Barut’un dilinin bir tercih, bir zorunluluk olmasından çok, giderek o jargonun bir parçası olmayı kendiliğinden seçtiğini göstermeyi hedefliyor. Yönetmen koltuğundaki Piyes, oyuncu koltuğundaki Piyes’in canlandırdığı Barut’un açmazlarını aktarırken doğrusu iyi bir senaryo, diyalog yazımı ve karakter derinliğinden çok görselliğe daha çok kafa patlatmış gibi. Çünkü film, genel havasıyla Ömer Vargı’nın ‘Kabadayı’sı, Brian De Palma’nın ‘Scarface’si ama en çok da Tony Kaye’in başlayıp Edward Norton’ın tamamladığı ‘American History X’i hatırlatıyor. Görsel lisanı ise, bütün modern şiddet yapıtlarında olduğu gibi hızlı, tempolu, atlatmalı bir anlatım. Bu karmaşık lisanda, özellikle Amerikan patentli ‘seri katil’ yapımlarında sıkça rastladığımız görsel ifadeleri buluyoruz. Bu skala o kadar geniş ki Fincher’ın ‘Seven’ından da Angelina Jolie ve Ethan Hawke’lı ‘Taking Lives’tan da izlere rastlamak mümkün.
Sonuç? Evet, Piyes işin görsel kısmını halletmiş. İyi kötü filmde, belli bir üslup tutturulmuş. Kamera, istenilen etkiyi kendince sağlıyor. Ama film, ‘Kurtlar Vadisi’ izleyip sokağa çıkan her Türk gencini hatırlatan ama farklı olarak eline silah alma ‘şansına’ da erişen başta Barut olmak üzere, hem öyküdeki, hem de karakterlerdeki eksiklik duygusunun üstesinden gelemiyor. Baban tetikçiyse, anneni de gözünün önünde öldürmüşse ve içeride geçirmiş onca yılı varsa, doğrusu senin de şiddetten uzak kalman çok da mümkün değil. O halde böyle bir gencin, böyle bir ortamdan kurtulamama hikâyesinin peşine niye düşeriz ki? Malum, su testisi su yolunda... Onu geçelim; hesaplaşma bölümüne gelelim. Karşılıklı intikamlaşma sürecinde, Barut’u anlıyoruz da karşı taraf niye 15 yıl beklemiş, eski patron özellikle çocukların da öldürülmesini hedefliyor madem, ‘yılanın başını niye küçükken ezmemiş?’ Ayrıca film boyunca öyle bir bar ortamı ve ahalisi resmediliyor ki, barmen, garson kız(lar), mekânın sahipleri ve (mutlaka) Barut’un dışında mekâna gelen giden yok. Ve bir başka olmamış ayrıntı: Ağabey Duman vuruluyor ve hastanenin yolunu tutarak, doktor teyzesinin yanına gidiyor. Çat kapı, teyzenin odasından içeri dalıyor. Yahu koca hastanede yaralı birine, doktorun odasına kadar el atacak kimse yok mudur? Bu durumdaki birini hemen acile göndermez misiniz?

‘Hıncal-Öcal’ efekti
Neyse, yönetmenlik yolundaki ilk sınavını veren Piyes’e naçizane önerimiz filmlerinde görsellik kadar içe-riği halledebilme çabasına soyunması. Bu haliyle, mesela Necmettin Çobanoğlu gibi usta isimlerin oyunculuğu da, skora pek bir katkıda bulunamıyor. Bir de öyküdeki sorunlu kardeşlerin isminin Barut ve Duman olması, bende ‘Hıncal-Öcal efekti’ yarattı, onu da belirteyim dedim...
Kaynak:Radikal