Düpedüz politik bir film: Biutiful

 

Politik film sadece politik olayları gösteren bir şey değilse eğer Biutiful tam bir politik filmdir, yaşadığımız karanlığın nasıl bir cehennem olduğunu görmek isteyenler için. Yemek kitabı fotoğrafı çeker gibi film çekenlere inat kamerasıyla kalbimize dek bir matkap gibi sokuluyor. Filmde, hiç kimse evliya değil, çünkü yoksulluk ahlak tanımaz.

Düpedüz politik bir film: Biutiful

Sinemayla 'sahici' bir ilişki kuran çok yaşlı babaannelerimize ve belki -yeterince cingöz değillerse eğer- küçük çocuklarımıza şöyle dememiz meşrudur: "Bu, beyazperdeye yansıyan bir şey; gerçek değil ki!" Böylesi onlara iyi gelir; hatta ne yalan söyleyelim, bize de biraz iyi gelir. Makara dönüyor işte, ışık süzülüyor, filmdeki insanlar gerçekten hasta değiller, gerçekten ölmüyorlar, iki sahne arasında kahve içip geyik yapıyorlar, vs. Hele de hikaye çok daraltan bir şeyse, kabustan uyanıp yatakta 'tamam hepsi geçti işte' demek gibi bir şeydir bu.

 

Ama Inarritu'nun filmlerini izliyorsanız bu formül her zaman işlemeyebilir! Daha önce "Paramparça Aşklar ve Köpekler", ve "21 Gram" gibi iki burguyla ruhumuzu kanatan Inarritu, bu kez Barcelona'nın dibinde bir yerlerde geçen müthiş bir öyküyle karşımızda. Barcelona dediysek lafın gelişi; Tarlabaşı'na benzeyen bir yerden, Tarlabaşı'ndan az önce çıkıp gelmiş gibi yürüyen bir adamla, Uxbal'la (Javier Bardem) yapmış bu filmi. "Inarritu bana bir rol değil, bir hayat tecrübesi önerdi" diyor Bardem bir röportajında; doğru söylediğine tanığız; adam seyirci koltuğunda oturana da aynısını yapıyor çünkü.

 

"Aç insanlardan kork; çocukları aç olandan daha çok kork!"

 

Hiç de kahraman olmayan kahramanımız Uxbal, Barcelona'nın turistik olmayan öteki yüzünde, korsan CD'den taklit çantalar satmaya dek her türlü pis işi çeviren ve böylece anneleri alkolik olan iki küçük çocuğuna bakmaya çalışan bir adamdır. Polise rüşvet vermekten, açlıktan ölen Çinlileri kaçak işçi olarak pazarlamaya dek aklınıza gelebilecek her şey bu yaşamın içindedir. Bütün organlarını saran kanserle karşılaştığında ve ölüm burnunun ucuna dek sokulduğunda tam bu durumdadır işte. Sonrası, artık ölümle giriştiği korkunç ve çaresiz bir yarıştır; berbat bir evde, kirli sokaklarda, çürümüş ilişkiler içinde çocukları için çırpınan bir idam mahkumu gibidir Uxbal. Bu arada onun girip çıktığı her delikte yoksulların kirli dünyasını, ırkçı polisin hayvanlar gibi saldırdığı Senegalli işportacıları, mahzenlerde zehirlenerek köpekler gibi can veren kaçak işçileri, mezarlıkları bile yıkıp AVM diken "kentsel dönüşümcü" köpekbalıklarını, kısacası 'yeni dünya düzeni' denilen kapitalist vahşetin bütün biçimlerini görürüz. Onunla birlikte acı çekip çaresizliğine ortak olurken aslında birden, düpedüz politik bir film izlediğimizi fark ederiz.   

 

Filmi sıkıcı, ahlakçı, ruh karartıcı bulan sinema yazarlarının durumu ise ne kadar acıklı! İnsanın bütün bunları yazabilmesi için ya bir kalbe sahip olmaması ya da artık giysilerindeki işçi kanını göremeyecek kadar körleşmesi gerekir.  

 

Evet, -politik film sadece politik olayları gösteren bir şey değilse eğer- politik bir film bu. Yaşadığımız karanlık ortaçağın nasıl bir cehennem olduğunu görmek isteyenler için. Reklam estetiğiyle yemek kitabı fotoğrafı çeker gibi film çekenlere inat kaskatı gerçekçi olan kamerasıyla kalbimize dek bir matkap gibi sokuluyor. Filmde, Uxbal dahil kimse evliya değil, yoksulluk ahlak tanımaz çünkü. "Onları mağdur ya da aziz yapmaya çalışmıyorum" diyor Inarritu, "Onları diyalogun içine sokmaya, meziyetleri ve eksikleri, anne-baba ve çocuk olarak ihtiyaçları olan insanlar olarak göstermeye çabalıyorum."

 

Ve bir de "Biutiful filmlerim arasında en iyimseri" diyor. Çelişkili gibi görünüyor ama doğru. İyiliği kendi yaşamımızdan uzaklaştırıp tanrısallaştırarak, basit insanların kalbindeki çöp yığınlarının altında uyuyan cevahiri göremezsek, ölmüşüz de ağlayanımız yoktur ve filmin de bize yapabileceği bir şey kalmamıştır. O zaman "Bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak" diyen o ünlü dizeleri "bu çöp yığınının altından..." şeklinde okumamız da mümkün olmaz; lanet olasıca pijamalarımızı giyip elimize bize kumanda eden o nesneyi alırız, sen sağ ben felaket!

 

Uzatmaya gerek yok. Bize sorarsanız, -tuzu kuruları boş verip- bu filmi kaçırmayın. Ama şunu unutmadan; "Paramparça Aşklar ve Köpekler" filmi, burada bir ölçü değil; o film, "Biutiful"un yanında Sindirella gibi kalıyor; söylemedi demeyin! 

 

Künye:

 

Yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu

Senaryo : Alejandro Gonzalez Inarritu, Armando Bo

 

Oyuncular: Javier Bardem, Maricel Alvarez, Hanaa Bouchaib, Guillermo Estrella

 

 

M. Ender ÖNDEŞ- Günlük