Özgürlük Yolu - Into the Wild

Modernitenin insanı ruhsal bunalımlara, sinirsel açmazlara sıkıştırdığı bir dünyadan doğaya, öze, toprağa, iç dünyaya yolculuk… Evi yollar olan, hakikati arayan, güzelliklere yolculuk yapan bir seyyah: Alexander Süperberduş.

Heyecanın doruğa ulaştığı, varoluş bilinciyle yeryüzünde dirilişini gerçekleştirdiği bir savaşta, modernizme meydan okuyarak içindeki sahte kişiliği öldüren bir özgürlük abidesi.

Issız doğada tek başına ruhsal dönüşümünü gerçekleştirmek adına, kapitalizmin çarklarına çomak sokarak varoluşunun bilincine erebilmek, tüm sistemlerden kaçarak modern olan her şeyi ayaklarının altına alabilmek için ölümü göze almış bir gece yolcusu…

 

 

 

 

Emory Üniversitesi’nden iyi bir dereceyle mezun olan Christopher Johnson McCandless, modernizmin çarmıhından kurtularak kendisini keşfetmek için bu kutlu yolculuğa çıkan kahramanımız. Son model arabalar, pahalı iletişim araçları gibi lüksten her zaman kaçan Chris, modern dünyanın kendisine sunduğu her şeyi elinin tersiyle itmiş, metropollerden bunalmış. Ablası ailesinin gözü yaşlı bir şekilde Chris’i arama umutlarının tükendiği bir sırada şöyle mırıldanır: “Ne yaptığını anlayabiliyordum. Dört yılını, manasız ve can sıkıcı üniversiteden mezun olma görevini yerine getirmekle harcamıştı. Ve şimdi Chris soyutluk, sahte güven, ebeveyn ve maddi ölçüsüzlük dünyasından; Chris’i var olma gerçeğinden uzaklaştıran her şeyden uzakta.”

Tüm sevdiklerini terk etmiştir Chris. Kendisini yemyeşil vadilerde, dağların zirve noktalarında, upuzun kırsal arazilerde bulmuştur. Doğayı hissedercesine anlıyor, toprakla hemhâl olup konuşuyor, yağmurla haykırarak şarkı söyleyip kâinatın senfonisinde anlamın kapısını aralıyor. Dağlara beyaz gelinliği giydiren yaratıcıyı tefekkür ediyor, karları eriten güneşe selam veriyor… Kâinatla dost olmakla ismini de değiştiriyor: Alexander Süperberduş.

Alexander Süperberduş 18 Ağustos 1992′de Alaska’da herkesten uzakta bir yerde, yıkık dökük bir minibüsün içinde açlıktan öldü. Ailesini, arkadaşlarını, sevdiği kızı, kariyerini geride bırakarak ve tüm parasını yakarak özgürlük vadisini aramaya koyuldu.

J. P. Sartre’nin “İnsanların çoğu yaşamadan ölürler, bazı insanlar öldükten sonra yaşamaya devam ederler” sözü Süperberduş’un başkaldırısını dile getiriyor. Ölerek dirilmenin aslında hür dünyaya yelken açmak olduğunun bilinciyle gözlerini kapıyor Alexander Süperberduş.
Jon Krauker’in kitabından alıntılanan filmi, ünlü aktör Sean Penn çekmeyi kafasına koymuş ve çekmiş. İyiki de çekmiş. Alexander Süperberduş’un rolünü oynayan genç aktör Emile Hirsch’in performansı müthiş.

İzleyiciye görsel bir şölen düzenlemiş yönetmen. Müzikleriyle, görüntüleriyle, sahne sahne düzenlenen bir şiir, yürekleri köze çeviren bir ilahi gibi İnto The Wild.

“Bana aşk, para şöhret, inanç, adalet yerine gerçeği verin” diyen Chris’in evden uzaklaşıp mutluluğu aradığı ve final sahnesinde geçen ‘mutluluk sadece paylaşılınca gerçektir’ demeci, şehirleşen insanı ta kalbinden yakalıyor. Ve ardından Chris’in donuk gözlerini gösteren müthiş sahne: “ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım o zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?”

İnsan kendisini dağa taşa vurmak istiyor. Mutluluğun ne olduğunu bulan Süperberduş’un gördüklerini görebilmek/hissedebilmek adına filmi izleyin, bu fırsatı kaçırmayın derim. Kaynak:Y.Emre Tozal

Facebook'ta Paylaş